RSS Besleme

Monthly Archives: Ekim 2010

Aselsan mühendislerinin şüpheli ölümleri

Posted on

ASELSAN mühendisi Hüseyin Başbilen’in babası Taraf’a konuştu: Oğlum öldürüldü.

Deniz Kuvvetleri’nde ‘fuhuş operasyonu’ ile başlayan soruşturmada elde edilen deliller, Türkiye’de askerî tarihin en büyük casusluk organizasyonlarından birini ortaya çıkardı. Casusluk çetesiyle bağlantılı oldukları iddiasıyla gözaltına alınan şüpheliler hakkında, 2006-2007 yıllarında ASELSAN’da deşifre uzmanı olarak çalışan üç mühendisin ölümü ile ilgili de soruşturma başlatıldı.

7 Ağustos 2006’da Ankara’da aracında ölü bulunan Hüseyin Başbilen’in babası Vehbi Başbilen Taraf’a konuştu. Başbilen, “Oğlum perşembe günü milli tank projesini bitirdi. Cuma sunum yapacaktı ancak aracında ölü bulundu. O dönem projenin İsrail ajanları tarafından çalındığı dedikoduları kulağımıza gelmişti” dedi. Oğluna ABD ve Kanada’nın askerî birimlerinden, üniversitelerinden sürekli teklif geldiğini söyleyen baba Başbilen, “Oğuma ‘gel sana istediğin kadar para verelim, koruma tutalım, ev alalım’ diye sık sık teklif geliyordu. Ben de bu teklifleri kabul edip, gitmesini söylüyordum. O ise ‘ben ülkemde kalacağım ve hizmet edeceğim’ diye reddediyordu. Evleneli iki ay olmuştu. 31 yaşında öldü” dedi.

Otopsi raporunda değişiklik

Hüseyin’in intihar etmediğine dair ellerinde birçok bilginin olduğunu söyleyen acılı baba, “Oğlumun aracında ölü bulunduğunda boynunda 20 cm’lik bir kesik vardı. Bunun resimleri ve CD’leri bende mevcut. Ancak bu kesik 3 profesör tarafından hazırlanan Adlî Tıp raporunda 2 cm’lik bir kesik olarak gösterilmiş. Bizim gördüğümüz kadarıyla oğlumun başı sağ taraftan kesilmeye çalışılmış” dedi.

‘Millileştirme’ son projeleri oldu

Oğlunun aracında ölü bulunduğu anda üzerinde mektup bulunmadığını ileri süren Başbilen, şöyle konuştu. “Oğlum ayın 7’sinde öldü. Ayın dördünden itibaren de işe gitmemişti. Ölümünden üç gün sonra bir mektup ortaya çıktı. “Psikolojim bozuk o yüzden intihar ediyorum” gibi şeyler yazıyordu. Üstelik mektubun oğlumun ASELSAN’daki bilgisayarından yazıldığı ve işe gitmediği tarihte basıldığı tespit edildi.” Taraf’a konuşan Başbilen’in bir okul arkadaşı ise, mühendisin intihar etmediğini ve öldürüldüğünü öne sürdü. Başbilen’in arkadaşı, aynı sene intihar ettiği öne sürülen Halim Ünsem Ünal ve Evrim Yançeken ile birlikte çalıştıkları son projenin detayları hakkında da bilgi verdi: “Deşifre uzmanı olarak çalışan bu üç mühendis, Amerika ve diğer ülkelerden alınan uçak, helikopter, tank, zırhlı birlikler ve izleme sistemlerinin şifresini kırmayı başarmışlardı. ABD ve İsrail’den alınan uçak, helikopter ve tanklara yerleştirilen sistem bulunuyor, direkt uydudan etkisiz hale getirilebiliyordu. Beş yıl içerisinde bitmesi öngörülen çalışmayı altı ay gibi kısa sürede tamamladıklarını duymuştum. Mühendislerin en son ABD güdümlü tüm elektronik sistemleri saf dışı bırakacak, silah gücünü güçlendirecek ve dışa bağımlılığı bitirecek bir ‘millileştirme projesi’ üzerinde çalıştıklarını duymuştum.”

Başbilen’in Avukatı Ramazan Başbilen, üç mühendisin ölümüne ilişkin soruşturma dosyasının ‘casusluk’ soruşturması kapsamında önümüzdeki günlerde İstanbul Organize Şube Müdürlüğü’ne gönderileceğini bildirildi.

Peş peşe gelen ölümler

Hüseyin Başbilen gibi aynı dönemde deşifre mühendisi olarak ASELSAN’da çalışan Halim Ünsen Ünal da 17 Ocak 2007’de düğününe günler kala Ankara Eymür Gölü kenarında ölü olarak bulundu. Ünal’ın kafasına tek bir kurşun sıkarak intihar ettiği kayıtlara geçse de, ailesi o dönemde oğullarının ölümün intihar olduğuna inanmadıklarını belirtmişti. Ünal’ın ölümünden yaklaşık bir hafta sonra da aynı bölümde çalışan 26 yaşındaki Evrim Yançeken’in, Batıkent’teki evinin 7. katından atlayarak intihar ettiği öne sürülmüştü.

Emekli bir ASELSAN çalışanı, her iki mühendisin önemli bir silah projesini tamamladıktan 15 gün sonra öldüklerini söyledi. İsminin açıklanmasını istemeyen ASELSAN çalışanı, “ASELSAN’daki ölümler üç mühendisle sınırlı değil. 2006-2007 arasında yedi kişi ilginç bir şekilde öldü” dedi.


Reklamlar

Atatürk'ün sansürlenen görüşleri

Posted on

Atatürk’e ilişkin olarak 2 önemli çarpıtma yapılıyor.

Biri Batılılaşma konusunda…
Diğeri din konusunda…
İlki, Atatürk’ün hedef olarak Avrupa’yı göstermediği iddiasına dayanıyor.
İkincisi, -dünkü Vakit gazetesinde bir örneğini gördüğümüz gibi- ısrarla Atatürk’ü dua ederken, sarıklı mebuslarla ya da peçe içindeki Latife Hanım’la gösterip cumhuriyetin temelinde bir din motifi arıyor.
Bu 2 konuda 2 belge hatırlatacağım.
***
İlk belge, 29 Ekim günü Mustafa Kemal Paşa’nın Fransız yazarı Maurice Pernot’ya verdiği demeç… Paşa, o gün Revue Des Deux Mondes için Meclis Başkanı sıfatıyla verdiği son demecinde şöyle diyor:
“Osmanlı İmparatorluğu, Batı’ya karşı elde ettiğimiz başarılardan çok gururlanarak kendisini Avrupa uluslarına bağlayan bağları kestiği gün düşüşe başlamıştır. Bu bir hataydı. Bunu tekrar etmeyeceğiz. Bizim vücutlarımız Doğu’da ise de düşüncelerimiz Batı’ya dönüktür. Memleketimizi çağdaşlaştırmak istiyoruz. Bütün çalışmalarımız Türkiye’de çağdaş, bu sebeple Batılı bir hükümet oluşturmaktır. Uygarlığa girmek arzu edip de Batı’ya yönelmemiş millet hangisidir?”
***
Din meselesine gelince…
İlk Meclis’in dualarla açıldığı ve cumhuriyete oy veren milletvekilleri arasında 100 kadar din adamı olduğu doğru… Ancak böyledir diye cumhuriyetin kökeninde ve Atatürk’ün düşünce evreninde din motifleri aramak nafile uğraş.
Afet İnan cumhuriyetin ilanından 6 yıl sonra Yurt Bilgisi dersleri vermeye başlamıştı. Okutacağı kitabı Kemal Paşa’ya gösterdi. Gazi beğenmedi. Yeni bir Medeni Bilgiler kitabı yazdırdı.
Kitap, 1931’de Afet İnan imzasıyla çıktı; ortaokul ve liselerde okutuldu. İşte Kemal Paşa’nın el yazısıyla kaleme aldığı o notların “Millet” bölümünden satırlar:
***
“Türkler Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Arapların dinini kabul ettikten sonra bu din Arapların (..) Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir tesir etmedi. Bilakis Türk milletinin milli rabıtalarını gevşetti; milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu. (..)
“Türk milleti birçok asırlar, (..) bir kelimesinin manasını bilmediği halde Kur’an’ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndü. (..)
“Türk milletini Allah için, Peygamber için topraklarını, menfaatlerini, benliğini unutturacak, Allah’la mütevekkil kılacak derin bir gaflet ve yorgunluk beşiğinde uyuttular. (..)
“… din hissi, dünyanın acısı duyulan tokadıyla derhal Türk milletinin vicdanındaki çadırını yıktı, davetlileri, Türk düşmanları olan Arap çöllerine gitti. (..) Artık Türk, cenneti değil, (..) son Türk ellerinin müdafaa ve muhafazasını düşünüyordu. İşte dinin, din hissinin Türk milletinde bıraktığı hatıra…”
***
Yeterince açık değil mi?
Nasıl oluyor da din konusundaki görüşleri bu kadar net olan bir lider hâlâ yanlış yorumlanıyor?
Yukarıdaki satırların çoğu, Türk Tarih Kurumu tarafından 1969 ve 1988’de basılan “Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal Atatürk’ün El Yazıları” kitabında yer almıyor da ondan…
İnanması zor; ama kendi kurduğu kurum, Atatürk’ün notlarını sansür ederek yayımladı.
“Medeni Bilgiler”i geçenlerde yeniden basan Örgün Yayınevi, Türk Tarih Kurumu’ndan bir özürle yeni baskı beklediklerini yazmış.
Atatürk’ün okullarda okutulsun diye kaleme aldığı kitabının bile sansür edildiği bir ülkede yaşıyoruz.
Düşünce özgürlüğü mü dediniz?

Can Dündar (30 Ekim 2006)

mor ve ötesi – araf

Posted on

gerçek halkı görmek

Posted on

Türkiye’nin nüfusu yetmiş milyon.

Bunun herhalde yarısı yani otuz beş milyonu kadındır.

Elimde bir araştırma yok ama bu kadınların en azından yirmi milyonunun başörtülü olduğunu Anadolu’yu gezen biri tahmin edebilir sanırım.

Bu yirmi milyon kadından hiçbiri milletvekili olamaz.

Bakan olamaz.

Başbakan olamaz.

Cumhurbaşkanı olamaz.

Bu, toplumun yaklaşık üçte birinin sadece “giyimi” nedeniyle yaşadığı ülkede hiçbir şekilde yöneticilik yapamayacağını ortaya koyar.

Sizce, yirmi milyon insanı sadece başlarına bağladıkları bez nedeniyle yönetimden dışlayan bir demokrasi olabilir mi?

Eğer bir ülkede yirmi milyon, yirmi bir milyon ya da on dokuz milyon ya da on sekiz milyon, kaç milyonsa işte, insanı yok saymaya kimin hakkı var?

Şimdi, bu yirmi milyon başı bağlı kadına hizmet etmekle görevli olan devlet, bu kadınlara “ben sizden hoşlanmıyorum, varlığınızdan memnun değilim, sizi asla devlet yönetimine kabul etmem” diyor.

Devlet, kendi halkını inkâr edebilir mi?

Milyonlarca başı bağlı kadın bu ülkenin bir “gerçeği” ise bu gerçek yokmuş gibi davranmak bit tür toplumsal şizofreni yaratmaz mı?

Kafalarda bir “Cumhuriyet kadını” var, onun başı bağlı değil, o zaman başı bağlı olanları görmeyeceğiz, varlıklarını inkâr edeceğiz, yönetimde hiçbir şekilde onlara yer vermeyeceğiz.

Bu devlet, kendi halkının gerçeğine kör.

Kendi “hayalinde” yarattığı bir halkın var olduğuna inanıyor ve herkesi buna inandırmaya çabalıyor.

Kafasından bir “halk” uyduruyor.

Olmayan bir halk.

Olan halkı ise görmemekte kararlı.

Onları “kamusal alan” dediği bir alanın dışında tutarak görünmez kılmaya, kendi kafasındaki hayale benzer bir “kamusal alan” yaratmaya çabalıyor.

Ama o “kamusal alan”, buradaki gerçek kamunun girebildiği bir alan değil.

Zırvalık denen şey budur işte.

Üstelik zırvalığı o noktalara kadar taşıyoruz ki “başörtülüleri” kamusal alana sokmadığımız gibi karısının başı bağlı olanları da o alanın dışında tutmaya çabalıyoruz.

Bu yirmi milyon kadının on beş milyonu evli olsa, on beş milyon koca eder bu.

Yirmi milyon başı bağlı kadın, on beş milyon da kocaları, toplam otuz beş milyon insan.

Türkiye’nin yarısı.

Devlet “bunlar yönetici olmasın” diyor.

Yöneticileri “öbür” otuz beş milyonun arasından seçeceğiz.

Küt diye ortasından yarıyoruz yani halkı.

Eşinin başı bağlı olan Abdullah Gül cumhurbaşkanlığına aday oldu diye bizim ordu “muhtıra”vermişti.

“Hayali bir halka” dayanılarak verilen o muhtırayı, “gerçek” halk da alıp ordunun suratına çarpmıştı seçimlerde.

Generaller çok şaşırmışlardı.

Sanırım “gerçek” halkın varlığından haberdar değillerdi, o insanları görüyorlardı ama onların gerçek olduğunu algılayamıyorlardı.

Bütün bu zırvalıklara rağmen Türkiye değişiyor.

Başörtülü kadınlar yönetime giremese de hiç değilse “kocaları” yönetime girebiliyor artık.

Türkiye için ne büyük gelişme.

Ama hâlâ CHP de, ordu da bu gerçeği tam içine sindirebilmiş değil.

CHP, Çankaya’da verilen resepsiyona gidecek mi gitmeyecek mi belirsiz, generaller ise “alternatif” bir resepsiyon yapıyorlar.

Böylece “kamusal alanda” başı örtülü bir kadının elini sıkmaktan kurtulacaklar.

Halkının yarısını reddeden ordu nasıl “halkın ordusu” olacak, halkının yarısını kamusal alanda görmek istemediğini açıklayan CHP o halktan nasıl oy alacak da iktidara gelecek?

Bütün bunlar bitecek elbette.

Şimdi bu saçma sapan tartışmalarla uğraştığımıza bakmayın, saçmalığın da bir “ömrü” vardır, bizim“cumhuriyetin” saçmalıkları da ömrünü hitama erdiriyor artık.

“Başörtülü kadının elini sıkmam” diyen “modern irtica” ya bir yıl daha devam eder ya da iki yıl.

Generaller de CHP’li yöneticiler de “gerçek halkı” görür ve ona göre davranırlar.

Ya da gurbete gider kendilerine başörtüsüz bir halk ararlar.

 

2,5 yıl sonra youtube açılıyor

Posted on

Türkiye’de, Atatürk’e hakaret içeren videolar nedeniyle 2008’den bu yana mahkeme kararıyla erişime kapalı olan siteyle ilgili, ‘önümüzdeki hafta içinde erişebilmeyi diliyorum’ diyen Berber şöyle konuştu:

“Bunun için Pazartesi günü mahkeme ve TİB’e başvurumuzu yapacağız. Gönül rahatlığıyla youtube açılacak diyebiliyoruz.”

Niçin daha önce silinmedi bu videolar?
Yasağa neden olan videoların neden bugüne kadar silinemediğini ise, şirketin bir diğer CEO’su Yücel Yolcu, “Bu talep daha bize yeni geldi. Bu içeriklerin şimdiye kadar sahibi yoktu ve bir içerği silmek isityorsanız sahibini bulmanız gerekir. Görselleri kimse sahiplenmedi. Bu görseller bu şirkete hak olarak verildi” şeklinde açıkladı.

Öte yandan, Ulaştırma Bakanlığı ile youtube arasındaki vergi tartışması halen sürüyor.

NTV

 

İslam Cumhuriyet’ten beri küçümseniyor

Posted on

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün yemeğine katıldığı için acımasızca eleştirilen Türk edebiyatının en önemli yazarlarından Adalet Ağaoğlu, “Seçilmiş Cumhurbaşkanı’nın yemeğine gitmeseydim, nüfus kağıdımı yırtardım” dedi. İslam’ın cumhuriyetten beri küçümsendiğini belirten Ağaoğlu, babasının hafız olduğunu söylemeye utandığı dönemleri anlattı.

‘Başörtülüler kamuya giremez’ ve ‘Cumhurbaşkanı’nın eşi türbanlı, oraya gitmem’ sözlerini sakıncalı bulan ünlü edebiyatçı, “İslam cumhuriyetten beri küçümseniyor. ‘Babam hafızdı’ demeye utanıyordum. Eli tespihli adam gördüğüm zaman, onu küçük görüyordum. Oralardan geliyorum. Cumhuriyetin ilk kuşağı olarak böyle düşünüyordum. Böyle düşünmem gerektiğini sanıyordum. 1960’ta da ‘Ordu millet el ele’ diyenlerdendim. Fakat darbeden sonra; darbecilerin yaptıklarını görünce iğrendim ve ürktüm. Annem de başörtülü bir insandı. Hatta ben okula başlayacağım zaman annem teyzeme ‘Nallıhan’a giderken bu kızın başını örtecek miyiz’ diye sormuştur” diye konuştu.

Anayasa referandumuna ‘evet’ diyen aydınların başında yer alan Ağaoğlu ‘başörtüsü ve çözüme yönelik siyasilerin açıklamalarıyla ilgili de şunları söyledi: “Yıllardır sorun haline gelen türban meselesinde, yasağa karşıyım. ‘Başörtülüler kamuya giremez’ ve ‘Cumhurbaşkanı’nın karısı türbanlı, oraya gitmem’ denmesini çok sakıncalı buluyorum. Başörtülüler kendi haline bırakılsa, küçük görülmedikleri ve itilip kakılmadıkları için daha sağlıklı bir yol arayacaklardı. Boğaziçi’nde herkes girdi çıktı, kıyamet mi koptu? Bu (sorun) anayasa meselesidir. ‘Başları örtülü mü değil mi’ diye bakmasızın onları okula almak lazım. Öyle bir sistem kurulsun istiyorum. Kılıçdaroğlu ‘Biz çarşafı çözceğiz’ dedi. Buyur çöz bakalım. Bugün böyle söylüyor başka gün başka türlü söylüyor.”

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün davet ettiği yemeğe gittiği için ‘yazar geçinenlerin’ kendisine yapmadığını bırakmadığını hatırlatan Adalet Ağaoğlu, “Seçilmemiş birisi olursa gitmem, o da beni çağırmaz zaten. Seçilmiş cumhurbaşkanı çağırdığı zaman gitmezsem, nüfus kağıdımı yırtmam gerekir. Bu memleket benim. Kendi dilimde yazıyorum. Anadilimde daha iyi yazıyorum. İngilizce yazıp da, başka dile çevrilmeyi bilmiyorum. Kendi anadilimde yazabiliyorum. Ekmek param da burada, her şeyim burada. Seçilmiş cumhurbaşkanına gitmezsem, ülkeden gitmem gerekir. O zaman yapacağım hareket budur. O zaman kendime vatan haini dedirtmeden buradan giderim” diye konuştu.

CHP’nin kendisini topluma tümüyle mal edemediğini belirten Ağaoğlu, “Türkiye’nin toplumunun değişimine ayak uyduramadı. Hep kendini üstün ve en üstte görüyor. Kuruluşu neyse aynen öyle gidiyor.  Hep yanlış karta oynuyor. Bütün mesele, değişimi iktidar partisinin yaratması. İktidar partisinin yaptığı her şey, onlara göre kötü. İktidar olsa, CHP o zaman ne yapacak? Kapıdan emir mi verecek yine. CHP, iktidar olamama telaşı ile yanlış karta oynuyor.  CHP, Cumhuriyet resepsiyonu hakkında bile bir görüş oluşturamıyor. Gideriz, gitmeyiz diyorlar. Önce iç meseleleri halletsinler. Kendileri doğru dürüst yolları seçsinler. Başörtüsü konusu da dahil eskiye yaranacağız yeniye yaranacağız diyerek bu iş olmaz” dedi.

Genç kızların iki türlü baskı altında olduğunu söyleyen Ağaoğlu, “Hem aile baskısı, hem de toplum baskısı var. ‘Okula başörtüsü ile git’ diyen var, ‘gitme’ diyen var. En yakın arkadaşı başı açık giriyor, başörtülü kız üzülüyor. Başı açık giren de, arkadaşı giremiyor diye üzülüyor. İnsan onuruna ne aykırıysa o kalksın ortandan. Serbest bırakılsın. Boğaziçi’nde herkes girdi çıktı, kıyamet mi koptu?. Bu anayasa meselesidir. Darbe anayasası değişsin. 1982 Anayasası’nda herkes emir kulu. Bu böyle olmaz. Anayasayı değiştirmeyi, bunun için istiyoruz. Anayasa değişmezse neler olabileceğinin romanını yazabilirim” dedi.

 

Erdoğan’ın anlamadığı…

Posted on

Lider olmak kolay değil.

Lider olmak için herkesten hızlı koşman gerekiyor.

Özellikle Türkiye gibi çok hızlı değişen, değişime aç bir ülkede “yavaşlamaya” başladın mı arkandakiler gelip seni geçiyor.

Başbakan Erdoğan, ne zaman büyük bir siyasi başarı kazansa, arkasından hemen “değişimi” kendi denetimine almaya çalışarak yavaşlıyor.

Sanıyor ki “değişim” onun kafasındaki siyasi hesaplara göre bir ritimle ilerleyecek.

Öyle olmuyor elbette.

22 Temmuz zaferinden sonra Erdoğan “kökten” bir anayasa değişikliğiyle Türkiye’yi değiştirmek yerine “başörtü” meselesine takıldı.

Bu hatasının bedelini kendisiyle birlikte bütün Türkiye ödedi.

Onun “yavaşlamasını” fırsat bilen “statüko” hemen hamle yaptı, az kaldı partisini kapatıyorlardı.

Görebildiğim kadarıyla Erdoğan şimdi aynı hatayı bir daha tekrarlıyor.

Referandum zaferinden sonra hızlı bir değişikliğe giderek sorunları çözmek yerine, değişimin dizginlerini ele alıp, kendi kafasındaki “siyasi hesaplara” göre Türkiye’yi yavaşlatmaya uğraşıyor.

Zorunlu askerlik konusunda, daha önce söz vermesine rağmen, ağırdan alıyor.

Alevilerin şikâyetçi olduğu “zorunlu din dersi” konusunda parmağını kımıldatmıyor; bir de bakanları tuhaf açıklamalar yapıyor.

Kürt meselesinde, “anadilde eğitime hayır” diyerek ümitleri kırıyor.

Bu üç mesele de çözüme kavuşacak, Erdoğan istese de istemese de Türkiye bu üç sorunu çözecek.

Erdoğan, bu meseleleri çözüp çözmemek konusunda bir tercih yapacak güce sahip değil, sadece onun değil kimsenin böyle bir gücü yok.

Bu değişimler olacak, ya Erdoğan’la olacak, ya Erdoğan’sız olacak.

Başbakan’ın yapacağı tercih, bu değişimlerin içinde olup olmama konusunda olabilir ancak.

Onun yavaşladığı yerde, ardından gelenler onu geçiveriyorlar.

Başörtü konusunda çok haklı bir davaya sahip çıkarken, Alevi çocuklarını zorla din dersine sokmak tamamen bir “çifte standart”.

Necmettin Erbakan döneminde dindarlık, hak etmediği bir şekilde “bencillikle” lekelendi, dindarlar“komşuları aç yatarken tok olmaya” aldırmadılar, tam aksine bunu bir akıllılık gibi gördüler.

Kürtlerin acılarına arkalarını döndüler.

Solculara düşmanlık ettiler.

Alevileri horladılar.

Bugün Erdoğan’ın, “anadilde eğitim” ve “zorunlu din dersi” konusundaki tutumu Erbakan’ı çok hatırlatıyor.


“Benim gibi düşünenlerin, benim gibi inananların haklarını savunurum, benim gibi olmayanların haklarına aldırmam.”

Bu haksız ve hakkaniyetsiz bir davranış.

Almanya’daki Türklerin “anadilde eğitimini” savunup Türkiye’deki Kürtlerin anadilde eğitim hakkını reddedersen, Sünni kızların başlarının “zorla” açılmasına karşı çıkıp Alevi çocuklarına “zorla”Sünnilik öğretmeyi desteklersen, sadece belli bir kesimin lideri olabilirsin ancak.

Daha doğrusu eskiden öyleydi, belli bir kesimin lideri olabilirdin.

Şimdi Türkiye de, Türkiye’deki Sünni dindarlar da çok değişti.

Sadece “tek bir kesimin” hakkını savunamayacaklarını biliyorlar, daha da önemlisi bunun“yakışıksız” olduğunun farkındalar, vicdanları buna izin vermiyor.

Bugün bizim manşette okuyacaksınız, Sünni kesimin en önde gelen isimlerinin bir kısmı, bu“hakkaniyete” aykırı uygulamaya karşı çıkıyor.

Erdoğan’ın aldığı pozisyondan çok daha ileri bir pozisyon alıyorlar.

Çifte standardı reddediyorlar.

Onlara katılacak çok isim olduğuna da inanıyorum.

Kendi tabanı, Erdoğan’ı geçiyor.

Bu ülkedeki Sünni dindarların hakları, bütün “ezilenlerin” haklarıyla birlikte güvenceye alınabilir ancak, demokrasi, her kesimi aynı şekilde sarmaladığında demokrasi olabilir.

Sadece “kendin” için demokrasi isteyemezsin, demokrasiyi bir “seçim pazarlığına”indirgeyemezsin.

22 Temmuz zaferi daha sonra bir kâbusa dönüşmüştü, umarım Erdoğan 12 Eylül zaferini de herkes için bir kâbusa dönüştürmez.

Muhafazakâr kesim “sadece kendine Müslüman” bir lider arasaydı, Susurluk’a “fasa fiso” diyen Erbakan hâlâ lider olurdu.

Türkiye hızını Erdoğan’a göre ayarlamayacak, Erdoğan hızını Türkiye’ye göre ayarlayacak.

Tabii, lider olmak istiyorsa…