RSS Besleme

Tag Archives: başörtüsü

başörtülü kızlara sertifikalarını vermeyen dönemin kaymakamı (m. h. nail anlar)

Posted on

İnternete artık bir telefonla yasak getirebiliyor bazıları. Ekşi Sözlük’te “m. h. nail anlar” başlığı altına yazılan tüm entryler mahkeme kararıyla kaldırıldı. Ardından Yeni Şafak Gazetesi’nin internet sayfasında 2001 yılında Bursa’nın Kestel İlçesi Akçapınar Köyü’nde çekilmiş bir video yayınlandı. O videoda önce dönemin kaymakamı uzun ismi Mehmet Hüseyin Nail Anlar kısa ismi m. h. nail anlar olan kişi görünüyor. Sonra 1 yıl boyunca emek vermiş kursa gitmiş başörtülü kızlar görünüyor ve dönemin İlçe Milli Eğitim Müdürü kızların karşısına geçip şöyle konuşmaya başlıyor;

akit

Müdür: Başörtüsünü kaymakam (m. h. nail anlar) kabul etmiyor.

Başörtülü kursiyer 1: Napcağız?

Müdür: E kızım kabul etmiyor.

Başörtülü kursiyer 1: Arkadan (bağlasak) ?

Müdür: Yani ne yaparsak yap kabul etmiyor.

Başörtülü kursiyer 2: O zaman olmaz! Read the rest of this entry

Kulak kesilmek gerek..

Posted on

4 ay önce peruk takarak Dikey Geçiş Sınavı’na (DGS) giren iki yıllık Açıköğretim İlahiyat Fakültesi öğrencisi Gülsüm Coşkun’un (23) sınavı iptal edildi. Sınav kaydı ‘yok hükmünde’ kabul edilen öğrencinin karşılaştığı muamelenin gerekçesi tam bir karamizah örneği.

Coşkun’un TBMM’ye yaptığı başvuruyla ortaya çıkan skandalda, iddiaya göre sınav salonundaki öğrencilerden sadece peruk takanların ‘kulak’larını göstermeleri istendi. Kulağı görünmediği gerekçesiyle Gülsüm Coşkun’un bilgileri sınava hiç girmemiş gibi kayıtlardan silindi.

4 yıllık bir programa geçiş için DGS’ye başvuran Coşkun, sınavda yaşadıklarını şöyle anlattı: “4 Temmuz günü Üsküdar Cumhuriyet Lisesi’nde DGS’ye girdim. Sınıfları gezen bir gözetmen diğerlerine, peruk kullananların kulaklarını açtırmalarını söyledi. Ancak saçları uzun olan diğer öğrencilerden aynı şeyi talep etmediler. Ben de böyle bir ayrımcılığa hakları olmadığını söyledim ve sınavıma devam ettim. Gerçeği sınav sonuçlarının açıklandığı 8 Ekim günü öğrendim. İnternetteki sonuçlar listesinde kaydım yoktu. Sınavım iptal edilmişti.”

Başvuru üzerine YÖK’e müracaat ederek bilgi isteyen TBMM Dilekçe Komisyonu Başkanı Yahya Akman, “Olay, insan hakkı ihlali için ibret verici bir örnektir. Bu işin takipçisi olacağız.” dedi.

Peruk taktığı için daha önce de sınavı iptal edilen genç kız tepkisini, “Bize, ev hanımı olmamız ya da dikiş kursuna gitmemiz reva görülüyor. Eğitim hakkımızın engellenmesi birçok arkadaşım gibi benim de psikolojimi bozdu.” sözleriyle dile getirdi.

gerçek halkı görmek

Posted on

Türkiye’nin nüfusu yetmiş milyon.

Bunun herhalde yarısı yani otuz beş milyonu kadındır.

Elimde bir araştırma yok ama bu kadınların en azından yirmi milyonunun başörtülü olduğunu Anadolu’yu gezen biri tahmin edebilir sanırım.

Bu yirmi milyon kadından hiçbiri milletvekili olamaz.

Bakan olamaz.

Başbakan olamaz.

Cumhurbaşkanı olamaz.

Bu, toplumun yaklaşık üçte birinin sadece “giyimi” nedeniyle yaşadığı ülkede hiçbir şekilde yöneticilik yapamayacağını ortaya koyar.

Sizce, yirmi milyon insanı sadece başlarına bağladıkları bez nedeniyle yönetimden dışlayan bir demokrasi olabilir mi?

Eğer bir ülkede yirmi milyon, yirmi bir milyon ya da on dokuz milyon ya da on sekiz milyon, kaç milyonsa işte, insanı yok saymaya kimin hakkı var?

Şimdi, bu yirmi milyon başı bağlı kadına hizmet etmekle görevli olan devlet, bu kadınlara “ben sizden hoşlanmıyorum, varlığınızdan memnun değilim, sizi asla devlet yönetimine kabul etmem” diyor.

Devlet, kendi halkını inkâr edebilir mi?

Milyonlarca başı bağlı kadın bu ülkenin bir “gerçeği” ise bu gerçek yokmuş gibi davranmak bit tür toplumsal şizofreni yaratmaz mı?

Kafalarda bir “Cumhuriyet kadını” var, onun başı bağlı değil, o zaman başı bağlı olanları görmeyeceğiz, varlıklarını inkâr edeceğiz, yönetimde hiçbir şekilde onlara yer vermeyeceğiz.

Bu devlet, kendi halkının gerçeğine kör.

Kendi “hayalinde” yarattığı bir halkın var olduğuna inanıyor ve herkesi buna inandırmaya çabalıyor.

Kafasından bir “halk” uyduruyor.

Olmayan bir halk.

Olan halkı ise görmemekte kararlı.

Onları “kamusal alan” dediği bir alanın dışında tutarak görünmez kılmaya, kendi kafasındaki hayale benzer bir “kamusal alan” yaratmaya çabalıyor.

Ama o “kamusal alan”, buradaki gerçek kamunun girebildiği bir alan değil.

Zırvalık denen şey budur işte.

Üstelik zırvalığı o noktalara kadar taşıyoruz ki “başörtülüleri” kamusal alana sokmadığımız gibi karısının başı bağlı olanları da o alanın dışında tutmaya çabalıyoruz.

Bu yirmi milyon kadının on beş milyonu evli olsa, on beş milyon koca eder bu.

Yirmi milyon başı bağlı kadın, on beş milyon da kocaları, toplam otuz beş milyon insan.

Türkiye’nin yarısı.

Devlet “bunlar yönetici olmasın” diyor.

Yöneticileri “öbür” otuz beş milyonun arasından seçeceğiz.

Küt diye ortasından yarıyoruz yani halkı.

Eşinin başı bağlı olan Abdullah Gül cumhurbaşkanlığına aday oldu diye bizim ordu “muhtıra”vermişti.

“Hayali bir halka” dayanılarak verilen o muhtırayı, “gerçek” halk da alıp ordunun suratına çarpmıştı seçimlerde.

Generaller çok şaşırmışlardı.

Sanırım “gerçek” halkın varlığından haberdar değillerdi, o insanları görüyorlardı ama onların gerçek olduğunu algılayamıyorlardı.

Bütün bu zırvalıklara rağmen Türkiye değişiyor.

Başörtülü kadınlar yönetime giremese de hiç değilse “kocaları” yönetime girebiliyor artık.

Türkiye için ne büyük gelişme.

Ama hâlâ CHP de, ordu da bu gerçeği tam içine sindirebilmiş değil.

CHP, Çankaya’da verilen resepsiyona gidecek mi gitmeyecek mi belirsiz, generaller ise “alternatif” bir resepsiyon yapıyorlar.

Böylece “kamusal alanda” başı örtülü bir kadının elini sıkmaktan kurtulacaklar.

Halkının yarısını reddeden ordu nasıl “halkın ordusu” olacak, halkının yarısını kamusal alanda görmek istemediğini açıklayan CHP o halktan nasıl oy alacak da iktidara gelecek?

Bütün bunlar bitecek elbette.

Şimdi bu saçma sapan tartışmalarla uğraştığımıza bakmayın, saçmalığın da bir “ömrü” vardır, bizim“cumhuriyetin” saçmalıkları da ömrünü hitama erdiriyor artık.

“Başörtülü kadının elini sıkmam” diyen “modern irtica” ya bir yıl daha devam eder ya da iki yıl.

Generaller de CHP’li yöneticiler de “gerçek halkı” görür ve ona göre davranırlar.

Ya da gurbete gider kendilerine başörtüsüz bir halk ararlar.

 

İslam Cumhuriyet’ten beri küçümseniyor

Posted on

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün yemeğine katıldığı için acımasızca eleştirilen Türk edebiyatının en önemli yazarlarından Adalet Ağaoğlu, “Seçilmiş Cumhurbaşkanı’nın yemeğine gitmeseydim, nüfus kağıdımı yırtardım” dedi. İslam’ın cumhuriyetten beri küçümsendiğini belirten Ağaoğlu, babasının hafız olduğunu söylemeye utandığı dönemleri anlattı.

‘Başörtülüler kamuya giremez’ ve ‘Cumhurbaşkanı’nın eşi türbanlı, oraya gitmem’ sözlerini sakıncalı bulan ünlü edebiyatçı, “İslam cumhuriyetten beri küçümseniyor. ‘Babam hafızdı’ demeye utanıyordum. Eli tespihli adam gördüğüm zaman, onu küçük görüyordum. Oralardan geliyorum. Cumhuriyetin ilk kuşağı olarak böyle düşünüyordum. Böyle düşünmem gerektiğini sanıyordum. 1960’ta da ‘Ordu millet el ele’ diyenlerdendim. Fakat darbeden sonra; darbecilerin yaptıklarını görünce iğrendim ve ürktüm. Annem de başörtülü bir insandı. Hatta ben okula başlayacağım zaman annem teyzeme ‘Nallıhan’a giderken bu kızın başını örtecek miyiz’ diye sormuştur” diye konuştu.

Anayasa referandumuna ‘evet’ diyen aydınların başında yer alan Ağaoğlu ‘başörtüsü ve çözüme yönelik siyasilerin açıklamalarıyla ilgili de şunları söyledi: “Yıllardır sorun haline gelen türban meselesinde, yasağa karşıyım. ‘Başörtülüler kamuya giremez’ ve ‘Cumhurbaşkanı’nın karısı türbanlı, oraya gitmem’ denmesini çok sakıncalı buluyorum. Başörtülüler kendi haline bırakılsa, küçük görülmedikleri ve itilip kakılmadıkları için daha sağlıklı bir yol arayacaklardı. Boğaziçi’nde herkes girdi çıktı, kıyamet mi koptu? Bu (sorun) anayasa meselesidir. ‘Başları örtülü mü değil mi’ diye bakmasızın onları okula almak lazım. Öyle bir sistem kurulsun istiyorum. Kılıçdaroğlu ‘Biz çarşafı çözceğiz’ dedi. Buyur çöz bakalım. Bugün böyle söylüyor başka gün başka türlü söylüyor.”

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün davet ettiği yemeğe gittiği için ‘yazar geçinenlerin’ kendisine yapmadığını bırakmadığını hatırlatan Adalet Ağaoğlu, “Seçilmemiş birisi olursa gitmem, o da beni çağırmaz zaten. Seçilmiş cumhurbaşkanı çağırdığı zaman gitmezsem, nüfus kağıdımı yırtmam gerekir. Bu memleket benim. Kendi dilimde yazıyorum. Anadilimde daha iyi yazıyorum. İngilizce yazıp da, başka dile çevrilmeyi bilmiyorum. Kendi anadilimde yazabiliyorum. Ekmek param da burada, her şeyim burada. Seçilmiş cumhurbaşkanına gitmezsem, ülkeden gitmem gerekir. O zaman yapacağım hareket budur. O zaman kendime vatan haini dedirtmeden buradan giderim” diye konuştu.

CHP’nin kendisini topluma tümüyle mal edemediğini belirten Ağaoğlu, “Türkiye’nin toplumunun değişimine ayak uyduramadı. Hep kendini üstün ve en üstte görüyor. Kuruluşu neyse aynen öyle gidiyor.  Hep yanlış karta oynuyor. Bütün mesele, değişimi iktidar partisinin yaratması. İktidar partisinin yaptığı her şey, onlara göre kötü. İktidar olsa, CHP o zaman ne yapacak? Kapıdan emir mi verecek yine. CHP, iktidar olamama telaşı ile yanlış karta oynuyor.  CHP, Cumhuriyet resepsiyonu hakkında bile bir görüş oluşturamıyor. Gideriz, gitmeyiz diyorlar. Önce iç meseleleri halletsinler. Kendileri doğru dürüst yolları seçsinler. Başörtüsü konusu da dahil eskiye yaranacağız yeniye yaranacağız diyerek bu iş olmaz” dedi.

Genç kızların iki türlü baskı altında olduğunu söyleyen Ağaoğlu, “Hem aile baskısı, hem de toplum baskısı var. ‘Okula başörtüsü ile git’ diyen var, ‘gitme’ diyen var. En yakın arkadaşı başı açık giriyor, başörtülü kız üzülüyor. Başı açık giren de, arkadaşı giremiyor diye üzülüyor. İnsan onuruna ne aykırıysa o kalksın ortandan. Serbest bırakılsın. Boğaziçi’nde herkes girdi çıktı, kıyamet mi koptu?. Bu anayasa meselesidir. Darbe anayasası değişsin. 1982 Anayasası’nda herkes emir kulu. Bu böyle olmaz. Anayasayı değiştirmeyi, bunun için istiyoruz. Anayasa değişmezse neler olabileceğinin romanını yazabilirim” dedi.

 

Erdoğan’ın anlamadığı…

Posted on

Lider olmak kolay değil.

Lider olmak için herkesten hızlı koşman gerekiyor.

Özellikle Türkiye gibi çok hızlı değişen, değişime aç bir ülkede “yavaşlamaya” başladın mı arkandakiler gelip seni geçiyor.

Başbakan Erdoğan, ne zaman büyük bir siyasi başarı kazansa, arkasından hemen “değişimi” kendi denetimine almaya çalışarak yavaşlıyor.

Sanıyor ki “değişim” onun kafasındaki siyasi hesaplara göre bir ritimle ilerleyecek.

Öyle olmuyor elbette.

22 Temmuz zaferinden sonra Erdoğan “kökten” bir anayasa değişikliğiyle Türkiye’yi değiştirmek yerine “başörtü” meselesine takıldı.

Bu hatasının bedelini kendisiyle birlikte bütün Türkiye ödedi.

Onun “yavaşlamasını” fırsat bilen “statüko” hemen hamle yaptı, az kaldı partisini kapatıyorlardı.

Görebildiğim kadarıyla Erdoğan şimdi aynı hatayı bir daha tekrarlıyor.

Referandum zaferinden sonra hızlı bir değişikliğe giderek sorunları çözmek yerine, değişimin dizginlerini ele alıp, kendi kafasındaki “siyasi hesaplara” göre Türkiye’yi yavaşlatmaya uğraşıyor.

Zorunlu askerlik konusunda, daha önce söz vermesine rağmen, ağırdan alıyor.

Alevilerin şikâyetçi olduğu “zorunlu din dersi” konusunda parmağını kımıldatmıyor; bir de bakanları tuhaf açıklamalar yapıyor.

Kürt meselesinde, “anadilde eğitime hayır” diyerek ümitleri kırıyor.

Bu üç mesele de çözüme kavuşacak, Erdoğan istese de istemese de Türkiye bu üç sorunu çözecek.

Erdoğan, bu meseleleri çözüp çözmemek konusunda bir tercih yapacak güce sahip değil, sadece onun değil kimsenin böyle bir gücü yok.

Bu değişimler olacak, ya Erdoğan’la olacak, ya Erdoğan’sız olacak.

Başbakan’ın yapacağı tercih, bu değişimlerin içinde olup olmama konusunda olabilir ancak.

Onun yavaşladığı yerde, ardından gelenler onu geçiveriyorlar.

Başörtü konusunda çok haklı bir davaya sahip çıkarken, Alevi çocuklarını zorla din dersine sokmak tamamen bir “çifte standart”.

Necmettin Erbakan döneminde dindarlık, hak etmediği bir şekilde “bencillikle” lekelendi, dindarlar“komşuları aç yatarken tok olmaya” aldırmadılar, tam aksine bunu bir akıllılık gibi gördüler.

Kürtlerin acılarına arkalarını döndüler.

Solculara düşmanlık ettiler.

Alevileri horladılar.

Bugün Erdoğan’ın, “anadilde eğitim” ve “zorunlu din dersi” konusundaki tutumu Erbakan’ı çok hatırlatıyor.


“Benim gibi düşünenlerin, benim gibi inananların haklarını savunurum, benim gibi olmayanların haklarına aldırmam.”

Bu haksız ve hakkaniyetsiz bir davranış.

Almanya’daki Türklerin “anadilde eğitimini” savunup Türkiye’deki Kürtlerin anadilde eğitim hakkını reddedersen, Sünni kızların başlarının “zorla” açılmasına karşı çıkıp Alevi çocuklarına “zorla”Sünnilik öğretmeyi desteklersen, sadece belli bir kesimin lideri olabilirsin ancak.

Daha doğrusu eskiden öyleydi, belli bir kesimin lideri olabilirdin.

Şimdi Türkiye de, Türkiye’deki Sünni dindarlar da çok değişti.

Sadece “tek bir kesimin” hakkını savunamayacaklarını biliyorlar, daha da önemlisi bunun“yakışıksız” olduğunun farkındalar, vicdanları buna izin vermiyor.

Bugün bizim manşette okuyacaksınız, Sünni kesimin en önde gelen isimlerinin bir kısmı, bu“hakkaniyete” aykırı uygulamaya karşı çıkıyor.

Erdoğan’ın aldığı pozisyondan çok daha ileri bir pozisyon alıyorlar.

Çifte standardı reddediyorlar.

Onlara katılacak çok isim olduğuna da inanıyorum.

Kendi tabanı, Erdoğan’ı geçiyor.

Bu ülkedeki Sünni dindarların hakları, bütün “ezilenlerin” haklarıyla birlikte güvenceye alınabilir ancak, demokrasi, her kesimi aynı şekilde sarmaladığında demokrasi olabilir.

Sadece “kendin” için demokrasi isteyemezsin, demokrasiyi bir “seçim pazarlığına”indirgeyemezsin.

22 Temmuz zaferi daha sonra bir kâbusa dönüşmüştü, umarım Erdoğan 12 Eylül zaferini de herkes için bir kâbusa dönüştürmez.

Muhafazakâr kesim “sadece kendine Müslüman” bir lider arasaydı, Susurluk’a “fasa fiso” diyen Erbakan hâlâ lider olurdu.

Türkiye hızını Erdoğan’a göre ayarlamayacak, Erdoğan hızını Türkiye’ye göre ayarlayacak.

Tabii, lider olmak istiyorsa…

 

Başörtüsü yasağı için öğrencilerin yapabilecekleri

Posted on

Okul kapısına başörtülü ve mümkünse başörtüsüz arkadaşlarınızla beraber gelin. Güvenlik görevlisi sizi durdurursa mevzuata göre okula girmekten alıkoymak gibi bir hakkı olmadığını hatırlatın.

YÖK’ün başörtülü öğrencilerin dersten çıkarılmasını engelleyen emsal kararının ardından birçok hukukçu, yasağın aslında fiili ve keyfi olduğu, hiçbir yasal dayanağının bulunmadığı yönünde açıklamalar yaptı. Hukukçulara göre başörtülü öğrencilerin derslere girebilmesi mümkün. Yazarımız Hilâl Kaplan da başörtülü öğrencilerin, fiili yasağı fiili durum yaratarak delebilmelerinin yollarını anlattı.

Hey Teacher

Bu rehber en başta derdine kendi sahip çıkmadıkça derman bulamayacağının farkında olan başörtülü öğrenciler olmak üzere yasak karşıtı tüm üniversite ahalisi içindir:

Kulağınızda “Hey! Teacher! Leave us kids alone” sesleri, dualarınızı da yanınıza alıp yola çıkın. En önemlisi şapka, peruk ve “Başörtümü çıkaracağım” düşüncesini evde bırakın.

Okul kapısına başörtülü ve mümkünse başörtüsüz arkadaşlarınızla beraber gelin. Güvenlik görevlisi sizi durdurursa mevzuata göre okula girmekten alıkoymak gibi bir hakkı olmadığını hatırlatın. Başörtüsüz arkadaşlarınız varsa bırakın konuşmanın çoğunu onlar yapsın. Sözü fazla uzatmadan beraberce okula girin. Yalnız olmadığınızdan fiziksel müdahalede bulunmaktan çekinecektir. Bulunursa da şahitleriniz hazır zaten. Tutanak tutmaya kalkarsa imza atmayın ve yine güvenlik görevlilerinin tutanak tutmaya hakkı olmadığını belirtin. Kimlik bilgilerinizi isterse vermeyin. Siz onun bilgilerini almayı talep edin, hakkında valiliğe -mevzuata göre güvenlik görevlilerinin asıl amiri valiler olduğundan- şikâyette bulunacağınızı belirtin. Bunların hepsini yaptığınız takdirde gözü korkmayacak bir güvenlik görevlisi olduğunu sanmıyorum.

Net ifadelerle konuşun

Okula girdiniz. Sınıfta yerinizi alırken ortalara bir yere oturun ki sizi uyarmaya kalkan hoca olursa sesiniz bağırma tonunda çıkmasın. Hoca uyarı yaparsa “Eğitim alma hakkımı kullanmak istiyorum hocam” gibi net ifadelerle konuşun. Disiplin yönetmeliğinde kıyafete dair bir madde olmadığından sizin hakkınızda başörtüsü üzerinden bir şikâyette bulunulamaz. O yüzden “Hocam dilerseniz dersten sonra konuşalım” gibi yumuşak ama kararlı bir üslup tutturun. Konuşmanın sertleşmesine izin vermeyin.

Bırak tutsun o tutanağı

Tutanak tutulması gözünüzü korkutmasın. Bilindiği kadarıyla 2002’den sonra başörtülü öğrenci hakkında tutanak üzerinden soruşturma başlatan sadece iki okul oldu. Onlarda da öğrenciler ceza almadı. Farklı düşüncelerden öğrencilerle konuşun. Örgütlenin. Her yönetim birkaç gün süren ve katılımın çok olduğu eylemlerden ürker. Yasak karşıtı öğrencilerin protesto yöntemi olarak başörtüsü takıp okula ve derslere girmeleri etkili bir eylem yöntemidir. Ayrıca diğer öğrencilerin agresif olmayan bir üslupla her yerde “arkadaşıma dokunma” tavrını göstermesi çok önemlidir.

Haklarınızı öğrenin. Hukuki yardım dahil her tür ihtiyacınızla ilgili Mazlum-Der ve AKDer (Tel: 0 312 418 7093 ve 212-5290456) ile Avukat Fatma Benli (fatmanur1@yahoo.com) sizden haber bekliyor.

Yılmayın, sabırla direnin ve unutmayın: Allah, sabredenlerle beraberdir.

HİLAL KAPLAN

Türkan Saylan kimmiş öğrenelim

Posted on

Sadece söylediği sözlerden bile anlarsınız kim olduğunu.Tarihe kara leke olarak geçen sözlerinden seçmeler;

  • “Bu ülkede hristiyanlığı nasıl yayabiliriz. KÜRDİSTAN’ın temellerini nasıl atabiliriz”
  • Atatürk ismini kullanırsak bunu daha rahat yapabiliriz. Hem para toplar hem destek alırız, kampanyalar düzenler, Türklerden topladığımız paralarla, Kürtleri daha bilinçli hale getiririz, cahil insanlarla Kürdistan’ı kuramayız, Hristiyanlığı bu şekilde daha rahat yaymamız da mümkün.”
  • “Türkler tarihten beri yakan yıkan bir millet.”
  • “Bir öğrenci sıranın üzerinde namaz kılacağına bale yapsın. Çağdaş Türkiye böyle olur.”
  • “Biz Türkler hep akın etmişiz; yakıp yıkmışız, başkalarının yaptıklarını yakıp yıkmışız. Şimdi kendi yaptıklarımızı yıkıyoruz. Nedir bu alışkanlık. Biz yakıp yıkmak için var değiliz. Biz yaratmak, geliştirmek ve çağın üstüne geçmek için varız.”
  • “Gençlik Orkestrası’nı yaratan ve yöneten arkadaşımızın ismi Muhammed. Düşünebiliyor musunuz buradaki ironiyi?”
  • “Biz TSK’yı bir sivil toplum örgütü gibi görüyoruz”

“Bizim istemediğimiz bir şeyin Türkiye’de olması mümkün değil.”
Türkan Saylan, üniversitelerde başörtüsünün serbest bırakılması yönündeki kanun çalışmalarına karşı çıkarak, “Bizim istemediğimiz bir şeyin Türkiye’de olması mümkün değil.” dedi

Darbeciler tarafından idam edilen eski Başbakan Adnan Menderes’i hatırlatan Saylan, “Menderes ne dedi? ‘Odunu koysam mebus yaparım. Siz isteseniz şeriatı bile getiririz’ dedi. Bunlar geçmişte olan şeyler. Ne oldu sonuçta? Onlar ne oldu?” sözleriyle üstü kapalı tehditte bulundu. Saylan, Kardelenler Projesi ile kızların eğitim alması için çalışmakla başörtülü kızların okula girmesini engellemek arasında bir tezat olmadığını savundu. Üniversitede başörtüsüne karşı sonuna kadar savaşacaklarını söyleyen Saylan, “Bu savaş demokratik yollarla olacak. İkincisi sivil itaatsizlik denen çok çağdaş yöntemlerle olacak.” dedi.